Şerafettin Güç’e Prof. Ahmet Akgündüz’den reddiye

Karamandan.com yazarlarından Şerafettin Güç'ün makalesine Prof. Ahmet Akgündüz'den reddiye geldi.

Şerafettin Güç'ün “Bir Tahrifatın Deşifresi” 1 ve “Rumuzat-I Semaniye’de Bediüzzaman Said Nursi” adlı makalelerine erişmek için yıklayınız.

Prof. Ahmet Akgündüz'ün Şerafettin Güç makaleleri ile ilgli yanıtı şu şekildedir;

BİRİNCİSİ: Cumhuriyet nesli, Bedî‛üzzaman'ı yanlış tanımaktadır ve daha doğrusu, senelerdir devletin bütün imkânları ve bukalemun türünden aydınlar kullanılarak, Bedî‛üzzaman, Cumhuriyet nesline kötü tanıtılmaya çalışılmıştır. Onun mücadelesini tanımayan ve eserlerini okuyup talebelerini görmeyen, câhil veya aydın her cumhuriyet nesli, “Bedî‛üzzaman, Sa’îd Nursî” veya “Risâle-i Nur” kelimelerini duyunca, yapılan telkinler sonucu, “Kürtçü, bölücü, ge¬rici” ve devlet düşmanı bir insan ve eser hayaline bir nevi mecbur edilmiştir.Meseleyi uzatmamak için sadece bu menfî vasıflardan birisi üzerinde duracağım. Geriye kalanları da, sizin idr¬âklerinize havale ediyorum. Ne zaman Bedî‛üzzaman ve onun eserlerinden bahsetseniz, siz, ister Türk olun, is¬ter Arap olun ve isterse de Osmanlı Hânedânından olun, Kürtçü damgasını yersiniz. Hâlbuki dünyada Kürtçülük ve Risâle-i Nur kadar birbirine zıt iki kelime bulunmadığı gibi, Türkiye'deki bölücü Kürtçü hâdiselere karşı, Risâle-i Nur'dan daha mükemmel bir panzehir asla bulunamaz. Mevzuyu isterseniz biraz açalım ve bazı müşahhas misaller verelim:

Bir kısım araştırmacılar, Bedî‛üzzaman'ın Cumhuriyetten önceki yıllarda Sa’îd-i Kürdî ünvanını kullandığını da ileri sürerek, onun doğuda bir Kürt dev¬leti kurmak gayesiyle 1918'de tesis edilen Kürt Te’âli Cemiyetinin üyesi olduğunu ve bölücü faaliyetlerde bu¬lunduğunu iddia ediyorlar. Bu iddialarını desteklemek üzere, aynı cemiyetle beraber çalıştığını ileri sürdükleri Kürt Neşr-i Ma’ârif Cemiyeti kurucuları arasında Bedî‛üzzaman'ın da bulunmasını, fevkalade bir demagoji ile serrişte ediyorlar . Bu iddiaları hiçbir esasa dayan¬madığını yapılacak kısa bir inceleme hemen ortaya koya¬caktır.

Evvela, Osmanlı devleti kavim ve ırk esasına değil, din esasına dayanan bir devletti. Bu sebeple Müslüman olmak şartıyla, millet farkı son 20-30 yıl bir tarafa bırakılırsa, ehemmiyet arz etmediğinden, Doğudaki bazı bölgelere Kürdistan Eyâleti yahut Bilâd-ı Ekrâd denil¬mesi ve orada yetişmiş devlet veya ilim adamlarına da Kürdî lakabının verilmesi, o zatın tanınması için kul¬lanılan resmî bir ifade tarzıydı. Sa’îd-i Kürdî lakabı bu mana ile kullanılmış ve ne zamanki Cumhuriyet kurulup bu ifade yanlış anlaşılmaya başlanınca, bizzat Bedî‛üzzaman bunu Sa’îd-i Nursî şeklinde değiştirmiştir. Bununla da yetinmeyip eski eserlerindeki Kürdistan veya bilâd-ı ekrâd ifadelerini dahi vilâyât-ı şarkıyye şeklinde değiştirdiğini neşredilen eserleri ve talebelerinin şahâdetleri isbat etmektedir.

Sâniyen, Bedî‛üzzaman, İstanbul'a ilk defa geldiği 1907'lerden beri, Şark’ta bir Dar'ülfünûn açılmasını müdâfa‛a ettiği zaten bilinmektedir. Hatta Sultan Reşad'dan bu gaye ile belli bir tahsisat da almıştır . Zira Bedî‛üzzaman, şarkta maarifin geliştirilmesi ve bir üniversite açılması için başından beri gayret göstermektedir. Bu cemiyet, Erzurum yahut Bayburt Kültür ve Eğitim Vakfı gibidir.

Sâlisen, Kürt Teâli Cemiyetinin reisi olan Seyyid Abdülkadir'den gelen teklife verdiği şu cevap ise mese¬leyi kökünden halletmektedir:

“Allah u Zülcelâl Hazretleri Kur’an-ı Kerim'de “Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah'ı severler, Allah da onları sever bu¬yurmuştur. Ben de bu beyân-ı ilahî karşısında düşündüm. Bu kavmin, bin yıldan beri âlem-i İslâmın bayraktarlığını yapan Türk Milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon (o zamanki İslâm âleminin nüfusu) kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi (bir kısım kürtçü) kimsenin peşinden gitmem”.

İKİNCİSİ: Bu araştırmacı-yazar diye kendini öven adamın işaret ettiği ve güya kaynak verdiği bütün belgeleri, BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ isimli kitabımızın 1. Cildinde orijinalleriyle birlikte neşrettik. Bu belgeleri inceleyenler, bunun nasıl yalancı biri olduğunu bilirler. Biz sözü uzatmayacağız.

ÜÇÜNCÜSÜ: Kuvay-ı Milliyeye muhalif olmadığını Mustafa Kemal ve Millet Meclisi bile takdir etmiş ki, Bediüzzaman'ı Meclise davet edip Kürsüden konuşma yapmasını istemişlerdir. Bunu da BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ isimli kitabımızın 1. Cildinde orijinalleriyle birlikte neşrettik.

DÖRDÜNCÜSÜ: Bediüzzaman’ın Sırr-ı İnnâ A‛taynâ ve Rumûzât-ı Semâniye ve de Beşinci Şu’a isimli esrlerinde, Mustafa Kemal’e süfyan ve deccâl dediği doğrudur. Eğer 5816 sayılı kanun olmasaydı, biz de görüşümüzü açıklardık. Merak edenleri Sırr-ı İnnâ A‛taynâ ve Beşinci Şu’a ile alakalı videolarımızı dinlemeye davet ediyorum. Mustafa Kemal’i sevmek imanın şartlarından olmadığına göre, ben de sevmiyorum; ama kanundan dolayı hakaret olacak bir şey söylemiyorum. Kaldı ki, Bediüzzaman, bu Risalelerden dolayı dava edildiği Eskişehir Mahkemesinde ve hem de Mustafa Kemal sağken idamla yargılanması gerekirken ona “keçi hırsızı”na verilecek az bir ceza verilmiştir.

Facebook Comments
Önceki yazıyı okuyun:
Tek başına 280 gündür grevde

Hizmet-İş Sendikası Antalya Şubesi üyesi Yener Gürer, toplu iş sözleşmesinin zamanında imzalanmaması...

Kapat